an online Instagram web viewer
  • beautyandthebanana
    bloggers
    @beautyandthebanana

Images by beautyandthebanana

Kitap Yorumu | İlk Aşk 
Orijinal İsim: The Abundance of Katherines
Yazarı: John Green 
Puanım: 8.8/10
●
●
Kitabın konusundan genel olarak bahsetmem gerekirse: Baş karakterimiz Colin, ilişki konusunda Katherine isimli kızlara takmış üstün zekalı bir genç. Karakterimiz Katherine isimli 19. Kız arkadaşı tarafından terk edilmiş bir şekilde küvette otururken başlıyor kitap. Colin'in bir de Hasan adında Müslüman bir arkadaşı var. Hasan'la evden kilometrelerce uzak bir yol macerasına atılıyorlar. Colin bu yolculuk sırasında yarattığı bir formülle, ilişkilerin geleceğini hesaplamayı umuyor. Kitabın sonunda teoreminin işe yarayıp yaramadığını anlarsınız zaten...😉 ●
●
●
Bu kitap John Green'in kaleminden okuduğum 3. Kitaptı sanırım. John Green benim gerçekten çok sevdiğim bir yazar. Birçok insanın aksine ilk okuduğum kitabı Kağıttan Kentler idi ve o kitabı gerçekten çok sevmiştim. En sevdiğim kitap bile diyebilirim hatta. Kağıttan Kentler'in yorumunu da gireceğim en kısa zamanda. 😊 ●
●
●
Bu kitabı okuyalı 2 sene civarı oluyor ve ben hala kitabı hatırladıkça gülümsüyorum. Zaten okuduğum zaman da kahkahalar atarak okuduğumu hatırlıyorum. Çok beğendiğim ve gerçekten güzel şeyler öğrendiğim bir kitap oldu diyebilirim. Eğer kafa dağıtmak, hayata ve ilişkilere biraz da üstün zekalı biri açısından bakmak isterseniz okuyabileceğiniz bir kitap. Gençlik edebiyatı ve mizah seviyorsanız kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Ayrıca kitabın içindeki teoremleri çözmeye çalışırken bir miktar beyniniz yanabilir ama işin eğlence kısmı da orada zaten... ●
●
Eğer okursanız bu kitap hakkında konuşmayı gerçekten çok isterim. Yorumlara yazabilirsiniz...😊 -Göksu
Kitap Yorumu | İlk Aşk Orijinal İsim: The Abundance of Katherines Yazarı: John Green Puanım: 8.8/10 ● ● Kitabın konusundan genel olarak bahsetmem gerekirse: Baş karakterimiz Colin, ilişki konusunda Katherine isimli kızlara takmış üstün zekalı bir genç. Karakterimiz Katherine isimli 19. Kız arkadaşı tarafından terk edilmiş bir şekilde küvette otururken başlıyor kitap. Colin'in bir de Hasan adında Müslüman bir arkadaşı var. Hasan'la evden kilometrelerce uzak bir yol macerasına atılıyorlar. Colin bu yolculuk sırasında yarattığı bir formülle, ilişkilerin geleceğini hesaplamayı umuyor. Kitabın sonunda teoreminin işe yarayıp yaramadığını anlarsınız zaten...😉 ● ● ● Bu kitap John Green'in kaleminden okuduğum 3. Kitaptı sanırım. John Green benim gerçekten çok sevdiğim bir yazar. Birçok insanın aksine ilk okuduğum kitabı Kağıttan Kentler idi ve o kitabı gerçekten çok sevmiştim. En sevdiğim kitap bile diyebilirim hatta. Kağıttan Kentler'in yorumunu da gireceğim en kısa zamanda. 😊 ● ● ● Bu kitabı okuyalı 2 sene civarı oluyor ve ben hala kitabı hatırladıkça gülümsüyorum. Zaten okuduğum zaman da kahkahalar atarak okuduğumu hatırlıyorum. Çok beğendiğim ve gerçekten güzel şeyler öğrendiğim bir kitap oldu diyebilirim. Eğer kafa dağıtmak, hayata ve ilişkilere biraz da üstün zekalı biri açısından bakmak isterseniz okuyabileceğiniz bir kitap. Gençlik edebiyatı ve mizah seviyorsanız kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Ayrıca kitabın içindeki teoremleri çözmeye çalışırken bir miktar beyniniz yanabilir ama işin eğlence kısmı da orada zaten... ● ● Eğer okursanız bu kitap hakkında konuşmayı gerçekten çok isterim. Yorumlara yazabilirsiniz...😊 -Göksu
Film Yorumu | The Curious Case of Benjamin Button
Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi
IMDb: 7.8/10
Benim Puanım: 8.5/10

Merhabaa!
Bugün çok güzel bir film yorumuyla geldim. Kısaca özetlemem gerekirse: Hayata en yaşlı halinden başlayıp gittikçe gençleşen Benjamin'in olağanüstü hikayesini izliyoruz. 
Benjamin doğduğunda çok yaşlı olduğu için ailesi tarafından korkuyla karşılanıyor ve babası onu bir huzurevinin önüne bırakıyor. Benjamin ise bu huzurevinde manevi ailesini buluyor. Bu kadar değinip geçmek istiyorum çünkü anlatmaya başlasam sonunu getirecekmişim gibi hissediyorum 😂

Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu film F. Scott Fitzgerald tarafından yazılmış bir romandan uyarlama. Onu maalesef okumadım ancak buna rağmen hiçbir eksiklik hissetmedim. Muhtemelen güzel bir uyarlamadır diye düşünüyorum.

Filmde açık açık bazı konulara değinilmiş, mesela farklı olandan korkmak yerine onu anlamaya ve sevmeye çalışmak. Buna değinmeme gerek yok ama benim değinmek istediğim çok özel bir nokta var. Benjamin ve Daisy (resimlerde görmüş olduğunuz kız) arasındaki aşkın aldığı formlar. Aralarında yaş farkı açıkça varken ve Benjamin yaşlıyken ikisi dost gibilerdi, sanki aynı yaştalarmış gibi, zihin olarak aynı yaştalardı zaten. Ancak zaman geçtikçe ve yaş aralıkları daraldıkça bu dost sevgisi aşka dönüştü ve çok bambaşka bir hal aldı. Benjamin küçüldükçe de Daisy ona kendi çocuğuymuş gibi davrandı, onu korudu ve ona bir anne gibi şefkat gösterdi. Yani bence anlatılmak istenen noktalardan birisi de sevginin çok farklı formlarının var olduğu ve o formların hepsini aynı insanın üzerinde hissedebileceğimiz. Bu tıpkı aşk kadar kuvvetli bir sevginin, anne gibi korumacı ve harika bir sevginin ve dost sevgisinin yakın arkadaşlarımızda karşılığını bulmamız gibi. Ve şunu unutmamalıyız ki tüm bunları farklı insanlarda hissedebiliriz ve farklı farklı yönlerden insanları her daim sevebiliriz, bunun için illa aşık olmamıza, anne olmamıza gerek yok, dost olalım ve birbirimize saygı duyalım yeter 😀

Filmi siz de izlediyseniz mutlaka fikrinizi söyleyin, izlemediyseniz de mutlaka izleyin! Gülümseme yüzünüzden eksik olmasın 😊😊 -Bengi
Film Yorumu | The Curious Case of Benjamin Button Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi IMDb: 7.8/10 Benim Puanım: 8.5/10 Merhabaa! Bugün çok güzel bir film yorumuyla geldim. Kısaca özetlemem gerekirse: Hayata en yaşlı halinden başlayıp gittikçe gençleşen Benjamin'in olağanüstü hikayesini izliyoruz. Benjamin doğduğunda çok yaşlı olduğu için ailesi tarafından korkuyla karşılanıyor ve babası onu bir huzurevinin önüne bırakıyor. Benjamin ise bu huzurevinde manevi ailesini buluyor. Bu kadar değinip geçmek istiyorum çünkü anlatmaya başlasam sonunu getirecekmişim gibi hissediyorum 😂 Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu film F. Scott Fitzgerald tarafından yazılmış bir romandan uyarlama. Onu maalesef okumadım ancak buna rağmen hiçbir eksiklik hissetmedim. Muhtemelen güzel bir uyarlamadır diye düşünüyorum. Filmde açık açık bazı konulara değinilmiş, mesela farklı olandan korkmak yerine onu anlamaya ve sevmeye çalışmak. Buna değinmeme gerek yok ama benim değinmek istediğim çok özel bir nokta var. Benjamin ve Daisy (resimlerde görmüş olduğunuz kız) arasındaki aşkın aldığı formlar. Aralarında yaş farkı açıkça varken ve Benjamin yaşlıyken ikisi dost gibilerdi, sanki aynı yaştalarmış gibi, zihin olarak aynı yaştalardı zaten. Ancak zaman geçtikçe ve yaş aralıkları daraldıkça bu dost sevgisi aşka dönüştü ve çok bambaşka bir hal aldı. Benjamin küçüldükçe de Daisy ona kendi çocuğuymuş gibi davrandı, onu korudu ve ona bir anne gibi şefkat gösterdi. Yani bence anlatılmak istenen noktalardan birisi de sevginin çok farklı formlarının var olduğu ve o formların hepsini aynı insanın üzerinde hissedebileceğimiz. Bu tıpkı aşk kadar kuvvetli bir sevginin, anne gibi korumacı ve harika bir sevginin ve dost sevgisinin yakın arkadaşlarımızda karşılığını bulmamız gibi. Ve şunu unutmamalıyız ki tüm bunları farklı insanlarda hissedebiliriz ve farklı farklı yönlerden insanları her daim sevebiliriz, bunun için illa aşık olmamıza, anne olmamıza gerek yok, dost olalım ve birbirimize saygı duyalım yeter 😀 Filmi siz de izlediyseniz mutlaka fikrinizi söyleyin, izlemediyseniz de mutlaka izleyin! Gülümseme yüzünüzden eksik olmasın 😊😊 -Bengi
Köle Gemisi | The Slave Ship (1840)
Joseph Mallord William Turner (1775-1851)
Sergilendiği Yer: Boston Güzel Sanatlar Müzesi •
Merhabalar! 
Bugün size Turner'ın köle ticaretini protesto etmek üzere yaptığı bu tablodan bahsedeceğim. 19. yüzyılda Avrupa'da çoğu yerde köle ticareti son bulmuştu ancak Amerika'da hâlâ devam ediyordu. Eskiden köle ticaretini umursamayan ancak aniden Amerika'ya tepki gösteren çoğu İngiliz'in aksine Turner arkadaşı Walter Fawkes'un o döneme göre radikal, idealist ve karşıt olan düşüncelerinden de etkilenerek köle ticareti hakkında uzun zaman önce bilgi sahibi olmuş ve buna karşı çıkmıştır. 
Bu sanat eserinin arka planında ise aslında çok acı ve zalim bir hikaye var. İngiltere'de köle ticareti sonlanmadan önce bir köle gemisindeki köleler yetersiz beslenmeden ve hastalıktan dolayı ölmeye başladılar. Ancak bu ölümlerde sigorta kaptana ödeme yapmıyor, sadece denizde fırtınada kaybolmuş kölelerin ücretini karşılıyordu. Paradan başka bir şey düşünmeyen kaptan ise hasta ve öleceğini düşündüğü 132 köleyi elleri ve ayakları zincirli halde köpekbalıklarının evi olan Karayipler'in ortasında bıraktı.

Bu olay İngiliz tarihinde utanç verici ve üstü kapatılmak istenen bir olay olduğundan dolayı eleştirmenler bu başyapıtı yerden yere vurup Turner'ı delilikle ve 60 yıl önceki bir olayı su üstüne çıkarmakla suçlamış, tablosuna nefret kusmuşlardır. 
Tablodaki denizde beden parçalarını, zincirleri, el ve kolların etrafındaki canavar şeklindeki balıkları görebilirsiniz. Turner'ın çoğu tablosunda gördüğümüz Tanrı'nın eli olan doğa soldaki gemiyi boğarken köleleri de öldürmektedir. Tablodaki o dramatik hava kullanılan renklerden geldiği gibi tablonun sağ köşesindeki mavi İngiltere'nin bu karanlık günleri atlatması, parlak bir geleceği ve umudu temsil etmektedir. 
Bu tabloya bakarken ne dinlenir: Somei Satoh- Birds In Warped Time II ~Yağmur.
Köle Gemisi | The Slave Ship (1840) Joseph Mallord William Turner (1775-1851) Sergilendiği Yer: Boston Güzel Sanatlar Müzesi • Merhabalar! Bugün size Turner'ın köle ticaretini protesto etmek üzere yaptığı bu tablodan bahsedeceğim. 19. yüzyılda Avrupa'da çoğu yerde köle ticareti son bulmuştu ancak Amerika'da hâlâ devam ediyordu. Eskiden köle ticaretini umursamayan ancak aniden Amerika'ya tepki gösteren çoğu İngiliz'in aksine Turner arkadaşı Walter Fawkes'un o döneme göre radikal, idealist ve karşıt olan düşüncelerinden de etkilenerek köle ticareti hakkında uzun zaman önce bilgi sahibi olmuş ve buna karşı çıkmıştır. Bu sanat eserinin arka planında ise aslında çok acı ve zalim bir hikaye var. İngiltere'de köle ticareti sonlanmadan önce bir köle gemisindeki köleler yetersiz beslenmeden ve hastalıktan dolayı ölmeye başladılar. Ancak bu ölümlerde sigorta kaptana ödeme yapmıyor, sadece denizde fırtınada kaybolmuş kölelerin ücretini karşılıyordu. Paradan başka bir şey düşünmeyen kaptan ise hasta ve öleceğini düşündüğü 132 köleyi elleri ve ayakları zincirli halde köpekbalıklarının evi olan Karayipler'in ortasında bıraktı. Bu olay İngiliz tarihinde utanç verici ve üstü kapatılmak istenen bir olay olduğundan dolayı eleştirmenler bu başyapıtı yerden yere vurup Turner'ı delilikle ve 60 yıl önceki bir olayı su üstüne çıkarmakla suçlamış, tablosuna nefret kusmuşlardır. Tablodaki denizde beden parçalarını, zincirleri, el ve kolların etrafındaki canavar şeklindeki balıkları görebilirsiniz. Turner'ın çoğu tablosunda gördüğümüz Tanrı'nın eli olan doğa soldaki gemiyi boğarken köleleri de öldürmektedir. Tablodaki o dramatik hava kullanılan renklerden geldiği gibi tablonun sağ köşesindeki mavi İngiltere'nin bu karanlık günleri atlatması, parlak bir geleceği ve umudu temsil etmektedir. Bu tabloya bakarken ne dinlenir: Somei Satoh- Birds In Warped Time II ~Yağmur.
Müzik | reputation 
Sanatçı: Taylor Swift
Bilidiğiniz üzere 2 ay önce ilk single'ı -Look What You Made Me Do- yayınlanan, reputation birkaç gün önce çıktı. Albümün çıkmasını uzun zamandır bekliyordum. 
Çıkışının 3. gününde ABD'de 2017'de en çok satan albüm oldu. 
Biraz albüm kapağından söz etmek gerekirse: gördüğünüz gibi Taylor'ın yüzünün sağ tarafı gazete küpürüne benzer yazılarla kaplıyken sol tarafı tertemiz. Temiz olan taraf Taylor'ın kendisini; yazılı olan yani sağ taraf ise medyanın yansıttığı Taylor'ı temsil etmekte. Albümde biri düet; toplam 15 tane şarkı var. "End Game" adlı ikinci şarkı Ed Sheeran ve Future ile yapılmış. İlk 6 şarkıyı medyanın yarattığı Taylor'ın sesinden dinliyoruz. Bu şarkılarda medyayla dalga geçiliyor ve bazı ince ayrıntılarla Kanye West'e gönderme yapılıyor. Albümün ikinci kısmı "So it goes..." şarkısıyla başlıyor. Bu içten ve romantik kısımda ise gerçek Taylor'ı daha çok görüyoruz. Şarkılar genellikle piyano/akustik tarzda. Arka vokaller çok etkili ve güzel kullanılmış. Özellikle Don't Blame Me'de açıkça görülüyor. Albümün yapımcısı Jack Antoff da Taylor'ın sesini müzik aleti olarak kullandıklarını söyledi. Albüm, "...Hazır mısın?" ile başlayıp "Seninle ben, sonsuza dek." ile bitiyor. Son şarkı olan New Year's Day daha çok piyano ağırlıklı. Ayrıca bu şarkının bitişinin bitmiyor gibi oluşu da söylenecek şeylerin ve Taylor'ın hikayesinin bitmediğini hissettiriyor bize. 
Ben her ne kadar Taylor'ın eski country tarzını biraz özlesem de bu albümü de beğendim. Özellikle LWYMMD klibinde ve albümün genelinde çok güzel göndermeler yapılmış. Hatta LWYMMD klibinin sonunda Old Taylor'ların kavga ederken New Taylor'ın arkada onları izlemesini ben çok anlamlı bulmuştum. Albüm, bu tür zekice göndermelerle dolu diyebiliriz yani. Son olarak, Taylor bana kalırsa çok iyi bir söz yazarı ve bu albümde de bunu görmek mümkün. 
Bu şarkıları bir dinleyin derim: ●Don't Blame Me
●End Game
●I Did Something Bad
●This Is Why We Can't Have Nice Things
●New Year's Day
. -Göksu
Müzik | reputation Sanatçı: Taylor Swift Bilidiğiniz üzere 2 ay önce ilk single'ı -Look What You Made Me Do- yayınlanan, reputation birkaç gün önce çıktı. Albümün çıkmasını uzun zamandır bekliyordum. Çıkışının 3. gününde ABD'de 2017'de en çok satan albüm oldu. Biraz albüm kapağından söz etmek gerekirse: gördüğünüz gibi Taylor'ın yüzünün sağ tarafı gazete küpürüne benzer yazılarla kaplıyken sol tarafı tertemiz. Temiz olan taraf Taylor'ın kendisini; yazılı olan yani sağ taraf ise medyanın yansıttığı Taylor'ı temsil etmekte. Albümde biri düet; toplam 15 tane şarkı var. "End Game" adlı ikinci şarkı Ed Sheeran ve Future ile yapılmış. İlk 6 şarkıyı medyanın yarattığı Taylor'ın sesinden dinliyoruz. Bu şarkılarda medyayla dalga geçiliyor ve bazı ince ayrıntılarla Kanye West'e gönderme yapılıyor. Albümün ikinci kısmı "So it goes..." şarkısıyla başlıyor. Bu içten ve romantik kısımda ise gerçek Taylor'ı daha çok görüyoruz. Şarkılar genellikle piyano/akustik tarzda. Arka vokaller çok etkili ve güzel kullanılmış. Özellikle Don't Blame Me'de açıkça görülüyor. Albümün yapımcısı Jack Antoff da Taylor'ın sesini müzik aleti olarak kullandıklarını söyledi. Albüm, "...Hazır mısın?" ile başlayıp "Seninle ben, sonsuza dek." ile bitiyor. Son şarkı olan New Year's Day daha çok piyano ağırlıklı. Ayrıca bu şarkının bitişinin bitmiyor gibi oluşu da söylenecek şeylerin ve Taylor'ın hikayesinin bitmediğini hissettiriyor bize. Ben her ne kadar Taylor'ın eski country tarzını biraz özlesem de bu albümü de beğendim. Özellikle LWYMMD klibinde ve albümün genelinde çok güzel göndermeler yapılmış. Hatta LWYMMD klibinin sonunda Old Taylor'ların kavga ederken New Taylor'ın arkada onları izlemesini ben çok anlamlı bulmuştum. Albüm, bu tür zekice göndermelerle dolu diyebiliriz yani. Son olarak, Taylor bana kalırsa çok iyi bir söz yazarı ve bu albümde de bunu görmek mümkün. Bu şarkıları bir dinleyin derim: ●Don't Blame Me ●End Game ●I Did Something Bad ●This Is Why We Can't Have Nice Things ●New Year's Day . -Göksu
Perfect Blue | Anime Film Yorumu 
Türü: Psikolojik Gerilim
IMDB Puanı: 7.9
Benim Puanım: 7.6

Selam! Nasılsınız? 
Bugün bir anime film yorumu ile geldim.
Filmin konusu şöyle ki; Ünlü bir şarkıcı olan Mima Kirigoe, şarkıcılık kariyerini bırakıp oyuncu olmaya karar verir. Bu hamle kimi fanatik hayranlarını hayal kırıklığına uğratır. Dahası genç kadının oynadığı filmdeki rolünün tepki çekmesi ve de kimi dergilere poz vermesi işleri iyice karıştırır. Fanatik bir hayranı tarafından taciz edilmeye başlayan Mima'nın hayatı büyük bir çıkmaza sürüklenir.

Açıkcası filme yüksek beklentiler ile başlamadım. Anime izlerken çizim benim için çok önemli olduğundan biraz tedirgindim de çünkü film 90'lar yapımıydı ve izleyen çoğu kişi çiziminden pek hoşlanmamıştı. 
Filme başladığımda ilk dikkatimi çeken şey gözlerin diğer animelerdeki gibi büyük olması değil çekik olmasıydı. Ben çizimleri çok beğendim. Eğer nostaljik çizimlerden rahatsız olmayacaksanız çizimleri seveceğinizi düşünüyorum.

İlk yirmi dakika sakin geçiyordu ama ilerledikçe gerilim artıyordu, gerçekten sürekli "Ne olacak şimdi? Ne oldu az önce? Oha!" gibi tepkiler verirken buldum kendimi. Özellikle 50'nci dakikadan sonra film coşup yüksek bir tempoda ilerliyor. Hoşlanmadığım tek kısım bazı yerlerin fazla ağır işlenmesiydi. Film psikolojik öğeleri bulundurduğu için, ana karakterin içinde bulunduğu durumu ve hissiyatı anlamamız için bazı yerler ağır işlenmişti. O noktalarda biraz filmden koptum doğrusu ama film beni yeniden içine almayı başardı.

Film değinmesini hiç beklemediğim bir konuya değinerek beni şaşırttı açıkcası: Medya. Gerçekten filmi izlerken medyaya yönelik ağır eleştirileri fark ettim. 90'larda geçtiği için bilgisayarın yeni yeni yayıldığı dönemler ve ana karakterin evine bir bilgisayar alması ile gelişen bazı noktalar çok güzeldi. Bu film şimdi çekilse eleştirecek ne kadar fazla şey olduğunu düşünmeden edemedim.

Eğer psikolojik gerilim seviyorsanız izlemenizi öneriyorum. ♡ Yağmur.

Bu film gibi filmler köşesi: Black Swan, Paprika.
Perfect Blue | Anime Film Yorumu Türü: Psikolojik Gerilim IMDB Puanı: 7.9 Benim Puanım: 7.6 Selam! Nasılsınız? Bugün bir anime film yorumu ile geldim. Filmin konusu şöyle ki; Ünlü bir şarkıcı olan Mima Kirigoe, şarkıcılık kariyerini bırakıp oyuncu olmaya karar verir. Bu hamle kimi fanatik hayranlarını hayal kırıklığına uğratır. Dahası genç kadının oynadığı filmdeki rolünün tepki çekmesi ve de kimi dergilere poz vermesi işleri iyice karıştırır. Fanatik bir hayranı tarafından taciz edilmeye başlayan Mima'nın hayatı büyük bir çıkmaza sürüklenir. Açıkcası filme yüksek beklentiler ile başlamadım. Anime izlerken çizim benim için çok önemli olduğundan biraz tedirgindim de çünkü film 90'lar yapımıydı ve izleyen çoğu kişi çiziminden pek hoşlanmamıştı. Filme başladığımda ilk dikkatimi çeken şey gözlerin diğer animelerdeki gibi büyük olması değil çekik olmasıydı. Ben çizimleri çok beğendim. Eğer nostaljik çizimlerden rahatsız olmayacaksanız çizimleri seveceğinizi düşünüyorum. İlk yirmi dakika sakin geçiyordu ama ilerledikçe gerilim artıyordu, gerçekten sürekli "Ne olacak şimdi? Ne oldu az önce? Oha!" gibi tepkiler verirken buldum kendimi. Özellikle 50'nci dakikadan sonra film coşup yüksek bir tempoda ilerliyor. Hoşlanmadığım tek kısım bazı yerlerin fazla ağır işlenmesiydi. Film psikolojik öğeleri bulundurduğu için, ana karakterin içinde bulunduğu durumu ve hissiyatı anlamamız için bazı yerler ağır işlenmişti. O noktalarda biraz filmden koptum doğrusu ama film beni yeniden içine almayı başardı. Film değinmesini hiç beklemediğim bir konuya değinerek beni şaşırttı açıkcası: Medya. Gerçekten filmi izlerken medyaya yönelik ağır eleştirileri fark ettim. 90'larda geçtiği için bilgisayarın yeni yeni yayıldığı dönemler ve ana karakterin evine bir bilgisayar alması ile gelişen bazı noktalar çok güzeldi. Bu film şimdi çekilse eleştirecek ne kadar fazla şey olduğunu düşünmeden edemedim. Eğer psikolojik gerilim seviyorsanız izlemenizi öneriyorum. ♡ Yağmur. Bu film gibi filmler köşesi: Black Swan, Paprika.
Kitap Yorumu | Bu Bizim Hikayemiz
Yazarı: Ashley Elston
Puanım: 6.7/10

Kitabı bir cümlede özetlemek gerekirse: beş arkadaş olarak ava giden ve dört şüpheli olarak geri dönen lise öğrencilerinin gizem, polisiye ve cinayet türlerindeki öyküsünü bu arkadaş grubunu uzaktan izleyen bir kız tarafından keşfediyoruz diyebilirim. 
Ben bu kitabı birkaç bookstagramda görerek okumaya karar verdim. Şunu söylemeliyim ki, herkesin öve öve bitiremediği bu kitap bence sıradanın bir tık ötesindeydi, o kadar. Zaten türünün getirisi olan heyecan ve gizem hissini vermek zorundaydı ve verdi de, ancak bu olağanüstü bir gizem ve heyecan değildi. Maalesef sadece güzeldi.

Ama roman hakkında şunu rahatlıkla söyleyebilirim: türüne çok güzel hitap ediyor ve aynı zamanda bir farklılık da katıyor. Daha önce okuduğum çoğu bu tarz kitap hep olaya en yakından tanık olanların bakış açısından anlatılırken bu sefer olaya uzak birini dinliyoruz ve bence farklılığı ve güzelliği katan da bu. Genel olarak güzel bir kitap ama beklentim tavan olduğu için maalesef tam olarak istediğimi alamadım diyebilirim.

Okuyacak olanlar için: beklentilerinizi ne çok yükseltin ne çok düşürün. O zaman cidden zevkle okuyacaksınız. Keyifli okumalar 🤗 Bengi 👩‍🚀
Kitap Yorumu | Bu Bizim Hikayemiz Yazarı: Ashley Elston Puanım: 6.7/10 Kitabı bir cümlede özetlemek gerekirse: beş arkadaş olarak ava giden ve dört şüpheli olarak geri dönen lise öğrencilerinin gizem, polisiye ve cinayet türlerindeki öyküsünü bu arkadaş grubunu uzaktan izleyen bir kız tarafından keşfediyoruz diyebilirim. Ben bu kitabı birkaç bookstagramda görerek okumaya karar verdim. Şunu söylemeliyim ki, herkesin öve öve bitiremediği bu kitap bence sıradanın bir tık ötesindeydi, o kadar. Zaten türünün getirisi olan heyecan ve gizem hissini vermek zorundaydı ve verdi de, ancak bu olağanüstü bir gizem ve heyecan değildi. Maalesef sadece güzeldi. Ama roman hakkında şunu rahatlıkla söyleyebilirim: türüne çok güzel hitap ediyor ve aynı zamanda bir farklılık da katıyor. Daha önce okuduğum çoğu bu tarz kitap hep olaya en yakından tanık olanların bakış açısından anlatılırken bu sefer olaya uzak birini dinliyoruz ve bence farklılığı ve güzelliği katan da bu. Genel olarak güzel bir kitap ama beklentim tavan olduğu için maalesef tam olarak istediğimi alamadım diyebilirim. Okuyacak olanlar için: beklentilerinizi ne çok yükseltin ne çok düşürün. O zaman cidden zevkle okuyacaksınız. Keyifli okumalar 🤗 Bengi 👩‍🚀
Kapkaranlık Ormanda || Ruth Ware | Kitap Yorumu
Puanım: 7.5/10
Herkese merhabalar! Nasılsınız, neler okuyor, neler izliyor, neler dinliyorsunuz? 
Bugün Ruth Ware'in Kapkaranlık Ormanda isimli kitabı ile geldim. Kitap hakkında yorumunu yazmadan önce konusunu yazayım kısacık.
♤ 
Nora on yıldır geçmişinden kaçıyordu. Evini, arkadaşlarını ve özlememesi gerektiğini düşündüğü bir hayatı geride bırakmıştı. Hiç beklemediği bir anda gelen bir bekarlığa veda partisi daveti, onu geçmişiyle yüzleşmeye zorluyordu. Bu Nora'nın geçmişini nihayet bir kenara bırakması için bir işaret miydi? Ama bir şeyler yanlış gidiyordu. Çok ama çok yanlış... Bazı sırların sonsuza dek saklanması mümkün müydü?
♤
Henüz bilmiyorsunuz ama benim kitaplarda, filmlerde ve dizilerde en sevdiğim şey sır dolu hayatlar, zehirli ve göründüğü gibi olmayan arkadaşlıklar, bilinmeyen geçmişler. Bu kitapta hepsini bulmak beni cidden çok mutlu etti. Kitaptaki hiçbir karakter boş değildi ve hepsinin alt yapısında ilgimi çeken bir şeyler vardı.

Kitap kesinlikle çok akıcı bir kitaptı, gizem/gerilim kitabı ama ben bir iki yer dışında neredeyse hiç gerilmedim. Gizemliydi ve sonunu merak ettiriyordu. Geçmişle günümüz arasında geçiş yapması kitaba tamamen ayrı bir hava katmıştı. Kitapta neden sonuç ilişkileri gayet güzel bağlanmıştı, karakterlerin o an yaptığı şeyin nedenini sayfalar sonra öğreniyorsunuz ve bu size kitapta anlamsız hiçbir hareket olmadığını fark ettiriyor. 
Kitabı gerçekten çok beğendim, özellikle Clare ve Nora'nın arkadaşlık ilişkisi ve Nina'nın kendine özgü karakteri kitabı okutan unsurlardı benim için. 
Kitapla ilgili içime sinmeyen tek şey katilin nedenleriydi. Bana yetersiz geldi biraz. Ama bu sonu kötü bitti demek değil tabi ki, ben sonunu gayet beğendim.

Alıntılar ♤
"Canımın yanmasından daha fazla nefret ettiğim bir şey varsa o da canımın yandığının fark edilmesiydi." ♤
"İnsanlar değişmez," dedi Nina acı acı. "Sadece gerçek benliklerini saklamak konusunda daha titiz davranırlar." ♤
Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum, hayatımın kitabı değil ama çok güzel bir kitap ve size insanlar hakkında bir şeyler katacağına inanıyorum. Kendinize iyi bakın! ♡ Yağmur
Kapkaranlık Ormanda || Ruth Ware | Kitap Yorumu Puanım: 7.5/10 Herkese merhabalar! Nasılsınız, neler okuyor, neler izliyor, neler dinliyorsunuz? Bugün Ruth Ware'in Kapkaranlık Ormanda isimli kitabı ile geldim. Kitap hakkında yorumunu yazmadan önce konusunu yazayım kısacık. ♤ Nora on yıldır geçmişinden kaçıyordu. Evini, arkadaşlarını ve özlememesi gerektiğini düşündüğü bir hayatı geride bırakmıştı. Hiç beklemediği bir anda gelen bir bekarlığa veda partisi daveti, onu geçmişiyle yüzleşmeye zorluyordu. Bu Nora'nın geçmişini nihayet bir kenara bırakması için bir işaret miydi? Ama bir şeyler yanlış gidiyordu. Çok ama çok yanlış... Bazı sırların sonsuza dek saklanması mümkün müydü? ♤ Henüz bilmiyorsunuz ama benim kitaplarda, filmlerde ve dizilerde en sevdiğim şey sır dolu hayatlar, zehirli ve göründüğü gibi olmayan arkadaşlıklar, bilinmeyen geçmişler. Bu kitapta hepsini bulmak beni cidden çok mutlu etti. Kitaptaki hiçbir karakter boş değildi ve hepsinin alt yapısında ilgimi çeken bir şeyler vardı. Kitap kesinlikle çok akıcı bir kitaptı, gizem/gerilim kitabı ama ben bir iki yer dışında neredeyse hiç gerilmedim. Gizemliydi ve sonunu merak ettiriyordu. Geçmişle günümüz arasında geçiş yapması kitaba tamamen ayrı bir hava katmıştı. Kitapta neden sonuç ilişkileri gayet güzel bağlanmıştı, karakterlerin o an yaptığı şeyin nedenini sayfalar sonra öğreniyorsunuz ve bu size kitapta anlamsız hiçbir hareket olmadığını fark ettiriyor. Kitabı gerçekten çok beğendim, özellikle Clare ve Nora'nın arkadaşlık ilişkisi ve Nina'nın kendine özgü karakteri kitabı okutan unsurlardı benim için. Kitapla ilgili içime sinmeyen tek şey katilin nedenleriydi. Bana yetersiz geldi biraz. Ama bu sonu kötü bitti demek değil tabi ki, ben sonunu gayet beğendim. Alıntılar ♤ "Canımın yanmasından daha fazla nefret ettiğim bir şey varsa o da canımın yandığının fark edilmesiydi." ♤ "İnsanlar değişmez," dedi Nina acı acı. "Sadece gerçek benliklerini saklamak konusunda daha titiz davranırlar." ♤ Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum, hayatımın kitabı değil ama çok güzel bir kitap ve size insanlar hakkında bir şeyler katacağına inanıyorum. Kendinize iyi bakın! ♡ Yağmur
Sinema | Ayla: The Daughter of War
Oyuncular: İsmail Hacıoğlu, Kim Seol, Çetin Tekindor, Ali Atay
Yönetmen: Can Ulkay
Imdb puanı: 9,3
Benim puanım: 9,6

Ayla filmi, gerçek bir hikayeden alıntı. Ayla'yla Süleyman'ın hikayesini gerçek olduğunu bilerek izlemek çok güzel bir şey. 65 yıldır anlatılmayan bu öykünün böyle güzel bir filmle ortaya çıkması çok daha güzel bir şey. Ayrıca Güney Kore'de savaşan Türk askerini görmek çok apayrı bir duygu.
1950 yılında Kuzey Kore'nin Güney Kore'yi işgal etmesiyle dünyaya çağrı yapılır ve ilk cevap Türklerden gelir. Güney Kore'ye gitmekle görevlendirilen askerlerden biri de Süleyman Dilbirliği'dir. Arkadaşı Ali'yle beraber Kore'ye giderler. Birgün ormanda yürürlerken Süleyman, cesetlerin ortasında yüzü ay ışığıyla aydınlanan bir kız çocuğu görür. Savaşın ortasında kalmış bu küçük kızı yanlarına alır ve Kore'de bulundukları süre boyunca kızı yanından hiç ayırmaz. 
Ben filmi genel anlamda çok beğendim. Geçmişte yaşanan sahneler çok iyiydi. Filmin çok büyük bir bütçeyle çekildiği savaş sahnelerinde kendini belli ediyor. Ziraat Bankası ve Türk Hava Yolları gibi iki büyük sponsoru var. 
Ayrıca oyunculuklar çok iyiydi. Hatta çok iyiydi demek az kalır. Filmde karakterin bir kaşının bile oynamasından her türlü duyguyu alabiliyorsunuz. Oyunculuklar ve savaş sahneleri filmi gözleriniz dolu dolu izlemenize neden oluyor. Ayrıca bazı yerlere koyulan küçük espiriler sizi bu kadar duygu yüklü bir filmde güldürmek için yeterli oluyor.
Daha 'az' beğendiğim bölümlere gelecek olursak günümüze yakın olan sahnelerden pek zevk almadım. Bu o sahnelerin kötü olduğu anlamına gelmiyor. Zaten Çetin Tekindor'un oyunculuğuyla güzelleşiyor ama geçmişte yaşanan sahneler kadar içine çekemediğini kabul etmem gerekir. Ayrıca ürün yerleştirme yerinde ve güzel yapılmış ama nedenini anlayamadığım bir şekilde beni rahatsız etti.
Dil, din, ırk, millet farkının hiçbir şeye engel olmadığını; sevgi olduktan sonra savaşın ortasında olsan dahi bir ışık bulabileceğini çok iyi anlatan bir film olmuş. Ülkemizde böyle güzel ve kaliteli yapımları görmek beni çok mutlu etti. Filmi izlemenizi kesinlikle öneririm. 
Şimdiden iyi seyirler! 🎬💕
Not: Filmi peçeteyle izleyin. -Göksu
Sinema | Ayla: The Daughter of War Oyuncular: İsmail Hacıoğlu, Kim Seol, Çetin Tekindor, Ali Atay Yönetmen: Can Ulkay Imdb puanı: 9,3 Benim puanım: 9,6 Ayla filmi, gerçek bir hikayeden alıntı. Ayla'yla Süleyman'ın hikayesini gerçek olduğunu bilerek izlemek çok güzel bir şey. 65 yıldır anlatılmayan bu öykünün böyle güzel bir filmle ortaya çıkması çok daha güzel bir şey. Ayrıca Güney Kore'de savaşan Türk askerini görmek çok apayrı bir duygu. 1950 yılında Kuzey Kore'nin Güney Kore'yi işgal etmesiyle dünyaya çağrı yapılır ve ilk cevap Türklerden gelir. Güney Kore'ye gitmekle görevlendirilen askerlerden biri de Süleyman Dilbirliği'dir. Arkadaşı Ali'yle beraber Kore'ye giderler. Birgün ormanda yürürlerken Süleyman, cesetlerin ortasında yüzü ay ışığıyla aydınlanan bir kız çocuğu görür. Savaşın ortasında kalmış bu küçük kızı yanlarına alır ve Kore'de bulundukları süre boyunca kızı yanından hiç ayırmaz. Ben filmi genel anlamda çok beğendim. Geçmişte yaşanan sahneler çok iyiydi. Filmin çok büyük bir bütçeyle çekildiği savaş sahnelerinde kendini belli ediyor. Ziraat Bankası ve Türk Hava Yolları gibi iki büyük sponsoru var. Ayrıca oyunculuklar çok iyiydi. Hatta çok iyiydi demek az kalır. Filmde karakterin bir kaşının bile oynamasından her türlü duyguyu alabiliyorsunuz. Oyunculuklar ve savaş sahneleri filmi gözleriniz dolu dolu izlemenize neden oluyor. Ayrıca bazı yerlere koyulan küçük espiriler sizi bu kadar duygu yüklü bir filmde güldürmek için yeterli oluyor. Daha 'az' beğendiğim bölümlere gelecek olursak günümüze yakın olan sahnelerden pek zevk almadım. Bu o sahnelerin kötü olduğu anlamına gelmiyor. Zaten Çetin Tekindor'un oyunculuğuyla güzelleşiyor ama geçmişte yaşanan sahneler kadar içine çekemediğini kabul etmem gerekir. Ayrıca ürün yerleştirme yerinde ve güzel yapılmış ama nedenini anlayamadığım bir şekilde beni rahatsız etti. Dil, din, ırk, millet farkının hiçbir şeye engel olmadığını; sevgi olduktan sonra savaşın ortasında olsan dahi bir ışık bulabileceğini çok iyi anlatan bir film olmuş. Ülkemizde böyle güzel ve kaliteli yapımları görmek beni çok mutlu etti. Filmi izlemenizi kesinlikle öneririm. Şimdiden iyi seyirler! 🎬💕 Not: Filmi peçeteyle izleyin. -Göksu
Dizi Yorumu | 2 Broke Girls
Başrol Oyuncular: Kat Dennings, Beth Behrs
IMDb: 6.7/10
Benim Puanım: 7.5/10

2 Broke Girls özetle tüm parasını ve lüks yaşamına ait herkesi kaybeden Caroline ve annesi tarafından kötü bir şekilde büyütülmüş Max'in bir restorantta garsonluk yaparken tanışmasıyla başlar. Daha sonrasında Caroline'ın yatacak bir yeri bile olmadığını gören Max, ona ev arkadaşı olmasını teklif eder veeee maceralar başlar!

İlk bakışta dizi sanki bir dram dizisi gibi görünebilir ancak dizi tam bir komedi. Her bölümde kahkaha atıyorsunuz diyemem ama bazı bölümlerde gülmekten gözümden yaş gelmişti. Karakterler, diyaloglar, olaylar açısından cidden abartı dolu ama o kadar sevdiriyor ki kendini, "Koskoca diziyi nasıl bitirdim?" diye sorguluyorsunuz. Bitmekten bahsetmişken söyleyeyim, maalesef dizi iptal edildi. Ama bu sizin şevkinizi kırmasın, çünkü diziyi düşünürken aklınıza gelen şey yarım kalmış olması değil, çok fazla gülmüş olmanız. 
Değinmek istediğim bir başka şey, dizide çok fazla cinsel içerikli sahne yok ancak çok fazla gönderme var. Her diyaloğun (özellikle Max'in esprilerinin) konusu hep o noktaya kayıyor. Bundan dolayı aile yanında veya okul gibi sosyal ortamlarda izlenmeye uygun olduğunu düşünmüyorum pek ama yine de siz bilirsiniz.

Komedi türünde çok iyi olduğunu düşündüğüm bu diziyi sıkıldığınız herhangi bir anda açıp izleyebilirsiniz. Karakterlere bir kere ısındıktan sonra ise kolay kolay bırakılacağını zannetmem 😂

İzleyeceklere keyifli seyirler 📺 -Bengi
Dizi Yorumu | 2 Broke Girls Başrol Oyuncular: Kat Dennings, Beth Behrs IMDb: 6.7/10 Benim Puanım: 7.5/10 2 Broke Girls özetle tüm parasını ve lüks yaşamına ait herkesi kaybeden Caroline ve annesi tarafından kötü bir şekilde büyütülmüş Max'in bir restorantta garsonluk yaparken tanışmasıyla başlar. Daha sonrasında Caroline'ın yatacak bir yeri bile olmadığını gören Max, ona ev arkadaşı olmasını teklif eder veeee maceralar başlar! İlk bakışta dizi sanki bir dram dizisi gibi görünebilir ancak dizi tam bir komedi. Her bölümde kahkaha atıyorsunuz diyemem ama bazı bölümlerde gülmekten gözümden yaş gelmişti. Karakterler, diyaloglar, olaylar açısından cidden abartı dolu ama o kadar sevdiriyor ki kendini, "Koskoca diziyi nasıl bitirdim?" diye sorguluyorsunuz. Bitmekten bahsetmişken söyleyeyim, maalesef dizi iptal edildi. Ama bu sizin şevkinizi kırmasın, çünkü diziyi düşünürken aklınıza gelen şey yarım kalmış olması değil, çok fazla gülmüş olmanız. Değinmek istediğim bir başka şey, dizide çok fazla cinsel içerikli sahne yok ancak çok fazla gönderme var. Her diyaloğun (özellikle Max'in esprilerinin) konusu hep o noktaya kayıyor. Bundan dolayı aile yanında veya okul gibi sosyal ortamlarda izlenmeye uygun olduğunu düşünmüyorum pek ama yine de siz bilirsiniz. Komedi türünde çok iyi olduğunu düşündüğüm bu diziyi sıkıldığınız herhangi bir anda açıp izleyebilirsiniz. Karakterlere bir kere ısındıktan sonra ise kolay kolay bırakılacağını zannetmem 😂 İzleyeceklere keyifli seyirler 📺 -Bengi
Kuzuların Sessizliği | The Silence of The Lambs 
Oyuncular: Anthony Hopkins, Jodie Foster, Scott Glenn
Yönetmen: Jonathan Demme 
IMDB Puanı: 8,6

Merhabalar! Ben de sayfanın son ve üçüncü yöneticisi Yağmur. İlk gönderim olarak bir film yorumu ile geldim, umarım seversiniz ve eğer izlediyseniz ya da bu yorumdan sonra izlerseniz yorum yapmanız beni çok mutlu eder. Ne diyeceğimi pek bilemiyorum o yüzden hemen yoruma geçelim mi?

Öncelikle filmin konusuyla başlayalım: Akademiden mezun olmuş genç FBI ajanı Clarice Starling, FBI ajanı kurbanlarının derilerini yüzen sapık bir katilin elinden bir kadını kurtarmaya çalışır. Clarice, katile ulaşmak için başka bir psikopat olan ünlü doktor Hannibal Lecter ile yakınlaşır. Lecter’dan bilgi alması için önce onun güvenini kazanması gerekmektedir. 
Filmi izlerken benim en çok hoşuma giden şeylerden biri filmde tek değil iki katil olmasıydı. Sakin olun, bu bir spoiler değil tabi ki. Hannibal aranan katilden daha vahşi bir katil olmasına rağmen ondan yardım istenmesi en başta çok tuhafıma gitmişti ama film ilerledikçe bir katilin başka bir katilin ne düşündüğünü bizden daha iyi anladığını fark ettim. 
Hannibal Lecter bir katil, bir yamyam ve ona sempati duymak çok saçma olacaktır tabi ki ama filmi izledikten sonra Anthony Hopkins'in oyunculuğuna ve Hannibal'ın konuşmalarına vuruldum. Hannibal'ın eski psikiyatrist olması da filme ve diyaloglara ayrı bir hava katıyor. Film kesinlikle tam anlamıyla gerilim filmiydi, beni korkutan en ufak bir sahne olmamasına rağmen film ilerledikçe gerildiğimi her yerimde hissedebiliyordum. Filmi sessiz ve karanlık bir odada, yalnız izlemenizi tavsiye ediyorum. 
1991 yapımı bir film ve yedi dalda Oscar adayı aynı zamanda Oscar ödülü kazanmış bu film hakkındaki düşüncelerim tek kelime olsaydı o kelime muazzam olurdu. Eğer benim gibi polisiye, gerilim ve psikolojik gerilim seviyorsanız bayılacağınızı düşünüyorum.
Filmin oyunculukları harikaydı. Özellikle Anthony Hopkins'in sahneleri çok çok güzeldi. (En ürkütücü olan çoğu şeyin onun doğaçlaması olduğunu duyduğumda ayrı bir hayran kalmıştım.) Mutlaka izlemeniz gereken bir film olduğunu düşünüyorum. Yağmurdan kucak dolusu sevgiler!

Benim puanım: 9
Kuzuların Sessizliği | The Silence of The Lambs Oyuncular: Anthony Hopkins, Jodie Foster, Scott Glenn Yönetmen: Jonathan Demme IMDB Puanı: 8,6 Merhabalar! Ben de sayfanın son ve üçüncü yöneticisi Yağmur. İlk gönderim olarak bir film yorumu ile geldim, umarım seversiniz ve eğer izlediyseniz ya da bu yorumdan sonra izlerseniz yorum yapmanız beni çok mutlu eder. Ne diyeceğimi pek bilemiyorum o yüzden hemen yoruma geçelim mi? Öncelikle filmin konusuyla başlayalım: Akademiden mezun olmuş genç FBI ajanı Clarice Starling, FBI ajanı kurbanlarının derilerini yüzen sapık bir katilin elinden bir kadını kurtarmaya çalışır. Clarice, katile ulaşmak için başka bir psikopat olan ünlü doktor Hannibal Lecter ile yakınlaşır. Lecter’dan bilgi alması için önce onun güvenini kazanması gerekmektedir. Filmi izlerken benim en çok hoşuma giden şeylerden biri filmde tek değil iki katil olmasıydı. Sakin olun, bu bir spoiler değil tabi ki. Hannibal aranan katilden daha vahşi bir katil olmasına rağmen ondan yardım istenmesi en başta çok tuhafıma gitmişti ama film ilerledikçe bir katilin başka bir katilin ne düşündüğünü bizden daha iyi anladığını fark ettim. Hannibal Lecter bir katil, bir yamyam ve ona sempati duymak çok saçma olacaktır tabi ki ama filmi izledikten sonra Anthony Hopkins'in oyunculuğuna ve Hannibal'ın konuşmalarına vuruldum. Hannibal'ın eski psikiyatrist olması da filme ve diyaloglara ayrı bir hava katıyor. Film kesinlikle tam anlamıyla gerilim filmiydi, beni korkutan en ufak bir sahne olmamasına rağmen film ilerledikçe gerildiğimi her yerimde hissedebiliyordum. Filmi sessiz ve karanlık bir odada, yalnız izlemenizi tavsiye ediyorum. 1991 yapımı bir film ve yedi dalda Oscar adayı aynı zamanda Oscar ödülü kazanmış bu film hakkındaki düşüncelerim tek kelime olsaydı o kelime muazzam olurdu. Eğer benim gibi polisiye, gerilim ve psikolojik gerilim seviyorsanız bayılacağınızı düşünüyorum. Filmin oyunculukları harikaydı. Özellikle Anthony Hopkins'in sahneleri çok çok güzeldi. (En ürkütücü olan çoğu şeyin onun doğaçlaması olduğunu duyduğumda ayrı bir hayran kalmıştım.) Mutlaka izlemeniz gereken bir film olduğunu düşünüyorum. Yağmurdan kucak dolusu sevgiler! Benim puanım: 9
Selam herkesee!! 😊 
Ben bu sayfanın yöneticilerinden Göksu. 
Bu kitap yorumu benim ilk paylaşımım olacak. Yaptığım paylaşımlarda aklınıza takılan veya tartışmak istediğiniz bir şey olursa yorumlara yazabilirsiniz böylece güzel bir kitap veya film hakkında konuşmuş oluruz... Şimdiden teşekkür ederim.
•
•
Kitap Yorumu | Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Yazar: Stefan Zweig
Puanım: 7.5/10
•
•
"Sana, beni asla tanımamış olan sana." Cümlesiyle başlayan bir mektup alır tanınmış roman yazarı R. Mektubu okudukça kendisinin, kendi hayatında doğru düzgün yer etmemiş bir kadının hayatını oluşturduğunu anlar. Bilinmeyen kadın küçük bir kızken hayatına giren yazara tek taraflı bir şekilde aşık olur. Kadın büyüdükçe aşkı da onunla büyür ve adamdan vazgeçmez. Yolları bir şekilde kesişir fakat hayat onları yine ayırır. Adam için kadın, kadının da dediği gibi "yüzlercesi arasından sadece birsi" 'dir. Kadın ölmek üzereyken yazar bu mektubu, yıllardır aşık olduğu adama. Ömrü boyunca aşkını açığa çıkarmamasının ve tek taraflı, kendi kendine yaşamasının nedeni ona karşı aynı şeyleri hissetmeyen bir adamda yük oluşturmak istememesidir.
•
•
Ben kadının kendisini fark bile etmeyen bir adamı böylesine ilahlaştırmasına başlarda biraz sinirlendim. Çünkü neredeyse obsesifliğe yaklaşıyordu kadının duyguları. Ama kitap ilerledikçe ve kendimi kadının yerine koymaya başladıkça bu sinirim kadına karşılık vermemiş olan adama geçti. Fakat adamın da yapabileceği bir şey yok çünkü kadının kendisini sevdiğinden haberi dahi yoktu.
•
•
Bu kitap Stefan Zweig'in okuduğum ilk kitabı ve beni etkileyen bir kitap oldu. Kadın psikolojisini sadece bir mektupla bu kadar iyi işlemiş olması sizi içine çekmeye yetiyor zaten. İnce bir kitap olduğu için de hemen bitiyor. 
Kitabı okuduktan sonra aklıma takılan soru "Bir insana karşı böyle hissetmek aşk olabilir mi?" oldu...
•
•
Ayrıca kitapta altı çizilesi birçok cümle vardı. En beğendiklerimden birini de sizlerle paylaşmak isterim: "Kelimelerim seni korkutmasın; ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez."
Selam herkesee!! 😊 Ben bu sayfanın yöneticilerinden Göksu. Bu kitap yorumu benim ilk paylaşımım olacak. Yaptığım paylaşımlarda aklınıza takılan veya tartışmak istediğiniz bir şey olursa yorumlara yazabilirsiniz böylece güzel bir kitap veya film hakkında konuşmuş oluruz... Şimdiden teşekkür ederim. • • Kitap Yorumu | Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu Yazar: Stefan Zweig Puanım: 7.5/10 • • "Sana, beni asla tanımamış olan sana." Cümlesiyle başlayan bir mektup alır tanınmış roman yazarı R. Mektubu okudukça kendisinin, kendi hayatında doğru düzgün yer etmemiş bir kadının hayatını oluşturduğunu anlar. Bilinmeyen kadın küçük bir kızken hayatına giren yazara tek taraflı bir şekilde aşık olur. Kadın büyüdükçe aşkı da onunla büyür ve adamdan vazgeçmez. Yolları bir şekilde kesişir fakat hayat onları yine ayırır. Adam için kadın, kadının da dediği gibi "yüzlercesi arasından sadece birsi" 'dir. Kadın ölmek üzereyken yazar bu mektubu, yıllardır aşık olduğu adama. Ömrü boyunca aşkını açığa çıkarmamasının ve tek taraflı, kendi kendine yaşamasının nedeni ona karşı aynı şeyleri hissetmeyen bir adamda yük oluşturmak istememesidir. • • Ben kadının kendisini fark bile etmeyen bir adamı böylesine ilahlaştırmasına başlarda biraz sinirlendim. Çünkü neredeyse obsesifliğe yaklaşıyordu kadının duyguları. Ama kitap ilerledikçe ve kendimi kadının yerine koymaya başladıkça bu sinirim kadına karşılık vermemiş olan adama geçti. Fakat adamın da yapabileceği bir şey yok çünkü kadının kendisini sevdiğinden haberi dahi yoktu. • • Bu kitap Stefan Zweig'in okuduğum ilk kitabı ve beni etkileyen bir kitap oldu. Kadın psikolojisini sadece bir mektupla bu kadar iyi işlemiş olması sizi içine çekmeye yetiyor zaten. İnce bir kitap olduğu için de hemen bitiyor. Kitabı okuduktan sonra aklıma takılan soru "Bir insana karşı böyle hissetmek aşk olabilir mi?" oldu... • • Ayrıca kitapta altı çizilesi birçok cümle vardı. En beğendiklerimden birini de sizlerle paylaşmak isterim: "Kelimelerim seni korkutmasın; ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez."
Merhabalaar, ben bu sayfanın yöneticilerinden Bengi 👋 Umarım paylaşımlarımı beğenir ve içlerinde kendinizden bir şeyler bulursunuz. Bu benim ilk paylaşımım, o zaman başlayalım! 
Kitap Yorumu | Oblomov 
Yazar: İvan Aleksandroviç Gonçarov
Puanım: 7/10

Oblomov, kısaca özetlemek gerekirse, yaşamda her şeyini erteleyen ve sağlığını bile riske atarcasına tembellik eden İlya İliç Oblomov adlı mirasyedi bir adamın hayatını ve düşüncelerini anlatan bir kitap. Cidden tam bir kişisel gelişim kitabı, ancak kendine kişisel gelişim kitabı diyen birçok kitaptan daha etkili.

Kitabı okuduğum zaman bu kitabın harika bir kitap olduğunu düşünmedim. Çünkü akıp giden bir kitap değil ve sağlam bir kafayla okunması gerekiyor. Ancak kitabı okumayı ara verdiğim zaman kitabın etkisinde çok fazla kaldığımı fark ettim. Oblomov'un o kadar çok düşünüp de hiçbir şey yapmaması beni cidden gıcık etti ve her hareketimde, hatta düşüncemde onun gibi olmamaya çalıştım. Bu yönüyle kitap insanı resmen sarsıyor. Muhtemelen yazarın amacı da buydu zaten. Yaşadığı dönemin Rus hayatını, sabahtan akşama kadar tembellik yapmayı eleştirmek. Ama onlardan nefret etmiyor, onlara saf ve mayışmış insanlar gözüyle bakıyor. Ve bu eleştiriyi Ştoltz karakteriyle destekliyor. 
Ştoltz da Oblomov'un tam tersi, hayatı yaşayan, partiden partiye giden Alman bir adam ve de Oblomov'un en yakın arkadaşı. 
Bazıları Oblomov'u sevemiyor bazıları Ştoltz'u. Bence iki karakter de sevilmeyi hak ediyor. Her ne kadar Ştoltz'un hayatı Oblomov'unkinden çok daha iyi olsa da ikisi de tamamen uç insanlar ve önemli olan ikisinin arasındaki dengeyi kurabilmek. 
Son olarak, şu alıntı kitabı çok güzel özetliyor: "Evet, iradesiz, çökmüş, yıpranmış bir kaftanım; ama iklimden değil, çalışmaktan değil bu, on iyi yıl boyunca bir çıkış arayan, ama sadece kendi hapishanesini aydınlatabilmiş, iradesini koruyamayıp sönmüş olan o ışığı hapsetmiş olmamdan."
Merhabalaar, ben bu sayfanın yöneticilerinden Bengi 👋 Umarım paylaşımlarımı beğenir ve içlerinde kendinizden bir şeyler bulursunuz. Bu benim ilk paylaşımım, o zaman başlayalım! Kitap Yorumu | Oblomov Yazar: İvan Aleksandroviç Gonçarov Puanım: 7/10 Oblomov, kısaca özetlemek gerekirse, yaşamda her şeyini erteleyen ve sağlığını bile riske atarcasına tembellik eden İlya İliç Oblomov adlı mirasyedi bir adamın hayatını ve düşüncelerini anlatan bir kitap. Cidden tam bir kişisel gelişim kitabı, ancak kendine kişisel gelişim kitabı diyen birçok kitaptan daha etkili. Kitabı okuduğum zaman bu kitabın harika bir kitap olduğunu düşünmedim. Çünkü akıp giden bir kitap değil ve sağlam bir kafayla okunması gerekiyor. Ancak kitabı okumayı ara verdiğim zaman kitabın etkisinde çok fazla kaldığımı fark ettim. Oblomov'un o kadar çok düşünüp de hiçbir şey yapmaması beni cidden gıcık etti ve her hareketimde, hatta düşüncemde onun gibi olmamaya çalıştım. Bu yönüyle kitap insanı resmen sarsıyor. Muhtemelen yazarın amacı da buydu zaten. Yaşadığı dönemin Rus hayatını, sabahtan akşama kadar tembellik yapmayı eleştirmek. Ama onlardan nefret etmiyor, onlara saf ve mayışmış insanlar gözüyle bakıyor. Ve bu eleştiriyi Ştoltz karakteriyle destekliyor. Ştoltz da Oblomov'un tam tersi, hayatı yaşayan, partiden partiye giden Alman bir adam ve de Oblomov'un en yakın arkadaşı. Bazıları Oblomov'u sevemiyor bazıları Ştoltz'u. Bence iki karakter de sevilmeyi hak ediyor. Her ne kadar Ştoltz'un hayatı Oblomov'unkinden çok daha iyi olsa da ikisi de tamamen uç insanlar ve önemli olan ikisinin arasındaki dengeyi kurabilmek. Son olarak, şu alıntı kitabı çok güzel özetliyor: "Evet, iradesiz, çökmüş, yıpranmış bir kaftanım; ama iklimden değil, çalışmaktan değil bu, on iyi yıl boyunca bir çıkış arayan, ama sadece kendi hapishanesini aydınlatabilmiş, iradesini koruyamayıp sönmüş olan o ışığı hapsetmiş olmamdan."
Merhabalar! 
Biz üç arkadaş sürekli bir şeyler izleyip bir şeyler okuyorduk ve sonra bir gün neden bunları insanlarla paylaşmayalım diye düşündük. Ve kendimize her şeyin ortaya karışık olduğu, tek bir konu üzerinden dönmeyen ve eğlenceli olmasını umduğumuz bir sayfa açtık. 
Okuduğumuz, izlediğimiz ve dinlediğimiz şeyleri yorumlayıp sizlerle paylaşmayı çok isteriz.
Bengi, Göksu, Yağmur'dan kucak dolusu muz ve sevgilerle. ♡ 
#newpage #bookstagram #art #artist #minimalist #banana #movie #book #cinema #anime #tvseries #musically #music #tumblr #pinterest
Merhabalar! Biz üç arkadaş sürekli bir şeyler izleyip bir şeyler okuyorduk ve sonra bir gün neden bunları insanlarla paylaşmayalım diye düşündük. Ve kendimize her şeyin ortaya karışık olduğu, tek bir konu üzerinden dönmeyen ve eğlenceli olmasını umduğumuz bir sayfa açtık. Okuduğumuz, izlediğimiz ve dinlediğimiz şeyleri yorumlayıp sizlerle paylaşmayı çok isteriz. Bengi, Göksu, Yağmur'dan kucak dolusu muz ve sevgilerle. ♡ #newpage  #bookstagram  #art  #artist  #minimalist  #banana  #movie  #book  #cinema  #anime  #tvseries  #musically  #music  #tumblr  #pinterest